İçeriğe geç →

Gıcık Oluyorum! Yazılar

hocam rüyamda plazmam kırıldı, bunun anlamı nolabilir?

gaza gelip, furya olup, etim bu budum bu demeksizin eşekyüküparaya tivi almışsınız. kırılırsa çok üzülürsünüz, hatta hayatınız kayar… evet rüyanızın anlamı bu. şimdi gidin burdan.

rüyanızda sokakta yürürken pantalonunuzun düştüğünü görmüş olsaydınız bunun anlamı plazmanızın kırılacağı olurdu. öyle birşey görmüş olsaydınız da sizin plazma gidiyordu yani. sizin plazma, arkadaşım, her durumda gidicek gibi görünüyor. hayatınızın anlamsızlığı plazma dolaylarında yoğunlaşma yaptığı için yine oralardan bir yerden bollaşma eğilimindesiniz. o yüzden boşuna debelenmeyin.

Yorumlar kapalı

Hastasıyım: KEK


bir yeme objesi olarak değil kek, öyle gelir geçer bir heves değil benimkisi, ben seni fonetik açıdan seviyorum.

gavurcadan mı geldin nerden geldin bilmiyorum ama muhtemelen ingilizceden geldin sen.

CAKE (okunuşu: KEYK)
Cümle içinde kullanalım: heeey its a piece of cake maaan! (hey itze piys of keyk men: baldan kolay, kolaydan kolay, kolayxkolay, kolaykare manasında)

bak şimdi, orjinalinde araya o Y giriyor ya, işte o tek harf işi bozuyor. o sevimli, o sempatik KEK gidiyor yerine bambaşka, bir yabancı, bir gavur, bir ağdalı, bir uzak insan, bir karizmatik, bir işi yokuşa süren KEYK geliyor. o derece karizma bir fonetiğe ulaşılabiliyor ki bu bir tek eklenen Y sayesinde, adamlar bu isimle rock grubu bile kurabiliyorlar. KEEEYYYYKKKK! pes doğrusu… oysa ki sen ne sevimli ne sempatik bir objesin KEK, ne kolaysın KEK, ne easy goer sın sen KEK. Çok firendlisin. KEYK olmak sana göre değil KEK, sen KEK olmalısın ezelden evvele!

senin türk dil kurumunun kapısından girdiğin o ilk günü dün gibi hatırlıyorum. karizmatik dış görünüşünün ardında saklamaya çalıştığın ürkeklikle ayak bastığın kurumumuzda gözler seni adım adım izlemişti. oturduğun bekleme salonunda ne zaman ki üzerindeki kuyruklu, yakaları dik Y yakalı swetşörtünü bunalıp çıkardın o zaman işte seninle dost olmam gerektiğini, seni sevmem gerektiğini anladım KEK. Çünkü sen KEK tin, sen bizden biriydin. Sevecendin.

KEK MİSİN? misal: ne kadar harika, ne kadar muazzam bir laf öbeği, sende biraz şafşallık var mı manasında. senin alçakgönüllü sempatikliğin, kolaylığın, easy goer lığın ne de güzel anlama kavuşturuyor bu cümleyi! Kek misin? bravoo, gerçekten bravoo! üç harfle, orjinalinden çok çok daha iyi, amaca yönelik. kutluyorum bu harf düşmesini.

ve diyorum ki avrupa avrupa duy sesimizi. bunu sizden almış olabiliriz ama biz çook daha iyisini yaptık.

nitekim bu düşüncemi yurtdışında bazı arkadaşlarıma da çıtlattım. aldığım ilk tepkileri sıcağı sıcağına paylaşıyorum:

tepki 1: men you turkish people you are damn crazy, what a wonderfıl, what a fantastik dizpozişitın end rejeneration of mindbreyking and nervreyking and graoundşeyking innoveyşın.

tepki 2: wat dı fak, du yu now about dı hour!

tepki 3: lets call it a KEK, while we are wearing a CAP, riding a CAB

Yorumlar kapalı

kaseti ileri geri alma sağduyusu

az önce kötü müzik’e bir post yapıştırmıştım ki birden unutulmuş bir yeteneğim aklıma geldi. tam deli işi, uzay işi, göz nuri

eskiden cd teknolojisi henüz yokken. dünya kaset denen nesnenin tırtıklı boyundurukları altında inim inim inilerken…

sevdiğim bir şarkıyı tekrar dinlemek, veya sevmediğim bir şarkıyı geçip bir sonraki şarkıya selametle ulaşmak için bünyem metamorfoz geçirip başka, daha sağduyulu bir tür bünyeye evrilmişti. forward tuşuna sevmediğim şarkının başındaki boşluktayken basıp, sevmediğim şarkının sonundaki boşlukta durabiliyordum. aynı şekilde aynı işlemi sevdiğim şarkıyı tekrar dinlemek için de yapabiliyordum. şarkıların normal çalımdaki uzunluklarının fast forward ve fast backward modlarındaki izdüşümleri algısal düzlemimde mevcuttu. bu işlemleri her iki yöne de mükemmel olarak yapabiliyordum. boşluktan boşluğa…

ben kendime uzaylı demeyim de kim desin, ben yalnız olmayım da kim olsun. ah starman ah, ahh jeff bridges ah, sen ne güzel adamdın. şurda olsaydın şimdi de iki el tavla atsaydık

Yorumlar kapalı

bir uyarı

geçen gün asansörün kapısının önünde bu yazıyı gördüm ve birden aydınlandığımı hissettim. adeta tanrı benimle konuşmuş ve havalar bu kadar soğuduğu halde neden kaloriferlerin yanmadığını kutsal bir tonda fısıldamıştı. önceki gün binanın girişinde yerde gördüğüm KASADA PARA YOK yazılı yırtık kağıdın, hırsız adaylarını başarısız yatırımlar yapmamaları yolunda teşvik edici bir açıklama olduğunu düşünürken birden bütün taşlar yerine oturmuştu. herşey şimdi anlamlı geliyordu, yerde gördüğüm kağıdın neden yırtık olduğunun açıklaması bile bana sunuluyordu: YIRTMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİ çünkü.

iki aydır apartman aidatını ödemediğimi düşündüm sonra… demek ki belki de benim yüzümden kaloriferler yanmıyordu. belki de benim yüzümden tüm bu zavallı insanlar soğukta oturuyorlardı… hatta düşünmek istemiyorum ama evet, belki de benim yüzümden karanlık bir soğukta oturacaklardı. içimi korkunç bir pişmanlık dalgasının kapladığını hissettim, üşüyen tüm komşularım adına ve yerine ben, o an buza kesildim.

sonra da dedim ki: lan, bu herif bu yazıyı buraya astığına ve gelip bana borcunu ödesene demediğine göre demek ki tek ödemeyen ben değilim. eee, ya ben ödersem de aşağıdaki denyo ödemezse! ya o ödemedi diye ben soğukta oturmaya devam edersem! üstelik yakıt parasını ödemiş biri olarak soğukta oturmaya devam edersem!! bu daha ahmakça bir durum olurdu.

o yüzden ödemedim.

Yorumlar kapalı

Kaç gün kalcan???

Küçükken evimize misafir geldiğinde açılış cümlem buydu. Kapıdan giren misafirin karşısına kazık gibi dikilir ve yol yorgunu kişiye soruyu zınk diye patlatırdım: KAÇ GÜN KALACAN?

Annem bu soru karşısında hep kızardı bana. “Oğlum misafire öyle soru sorulur mu aaa ne kadar ayıp” diyerekten. Her misafir geldiğinde gözümün içine bakar, kaş göz yardımıyla yook yoooook duygusu vermeye çalışırdı ama kendime engel olamazdım. Ve anneme baka baka ağır çekimde gelen soru: KAÇ GÜN KALACAN?

Oysa ki annem bilmezdi: benim derdim misafir kişisiyle alıp verememe derdi değildi. Bilakis misafir gelsin evin ambiyansı değişsin ister, gelen gitmesin isterdim.

Benim derdim kendi takvimimi planlamaktı arkadaş! Üç gün kalacaksa ona göre beş gün kalacaksa ona göre, hiç kalmayacaksa, bakıp kaçacaksa ona göre plan program yapmalı sonuçta. Çocuk olabilirdim ama nihayetinde benim de sıkecılım vardı yani. Misafirle geçirilecek günler ve saatler, sokakta oynayarak geçirilecek saatler itinayla planlanmalıydı. Aksi taktirde nasıl randıman alınabilirdi ki misafirden.

Aaah aaah… Beni hiç anlamadılar.

:=(

Yorumlar kapalı

Tarlamda rakun makun yok!

Ya arkadaş şimdi sen benim tarlaya gelmişsin ben de sana “oh lütfen tarlamdaki rakunlardan beni kurtar” demişim ya… işte o küllüyen yalan! daha neler! tarlamda rakun makun yok. yaprak maprak da yok. tarlam çiçek gibi, gül gibi. bilinçli tarım yapıyor, gözüm gibi bakıyorum ben o tarlaya. 24/7 başındayım tarlanın. rakun olsa görmez miyim kardeşim. al bak inanmıyorsan resmini koyayım, hayvan gibi tarla, niye insanı bakımsızlıkla itham ediyorlar arkadaş farmvilde!!!

yardım istemez, çıkın arazimden, basmayın fidanlara!

Yorumlar kapalı

Kolbastı basıyo hakkatten bazen düşündükçe

Lan zamanında evlenemedik, noldu, kolbastı falan türedi. Bırakın post kolbastı dönemini, kolbastı öncesinde bile düğün esnasında yapılması gereken danslar benim için düşünmesi güç bir yüktü. Hee bi de Kolbastı geldi şimdi tam oldu. Nah evlenirim artık!

Kendimi ÖSS sınav sistemi değişikliğine maruz kalmış tıfıl gibi hissediyorum.

Yorumlar kapalı

Otellerin tek sevdiğim huyu

Otellerden nefret ederim. Uzaktan bakarken nefret etmem. İçinde kalacaksam nefret ederim. En kralı bile nihayetinde cinstir. Tuhaf tuhaf mobilyalar olur bir de ultra lükslerinde. Ruhumu daraltan motiflerde halılar ve perdeler olur. Bellboylar olur ve tabi temizlikçiler. Ultra lüks konseptine birebir zıt gerçek insanlar. Oteller yalancıdır. Sahtekardır oteller. Resepsiyonda gıcık tipler olur sonra. Onlar nedense otel toplumunun elit tabakası, sahibi gibi dinelir göz süzerler öyle. Onlara görünmeden girip çıkamazsın da sonra otele, lüks tanımı içinde bu heriflere görünmeden girip çıkma lüksü yoktur. Bunlardan da zaten bir Zebercet tınısı alırım.

Otelin tek sevdiğim huyu sabah kahvaltısında ananastır.

Yorumlar kapalı

türkçe meali: oynuyor!

bu laf da türkçe meali ailemizin en yeni üyelerinden bir tanesi. son dönemde ekranlarda dönen yarışma programlarının en has lafı işte bu. kısaca anlatmak gerekirse bir örneğe başvurmakta fayda var:

yemekteyiz programından bir sahne. yarışma arkadaşının (rakibinin) sofrasında, rakibi tarafından hazırlanmış yemeği onun servisiyle yiyen yarışmacı, hemen akabinde kamera karşısında tek başına yemeği değerlendiriyor:

şuursuz eleman: “yemek çok güzeldi. tatlı nefisti. sofrayı da çok güzel donatmıştı. çiçekler, tabaklar çok güzeldi. çok da temizdi. servis de çok iyiydi. ne istediysek hemen getirdi. ev sahibi olarak bizimle çok iyi ilgilendi. .. yani oynuyor ..”

şuursuz elemanımızın dediklerine bakarsak, rakibi dört dörtlük bir sofra hazırlamış ve herşeyi mükemmelen yapmış. Eee tamam, sorun ne o zaman? Bu “OYNUYOR” lafı da ne manaya geliyor? 😉

yani Türkçemizde artık bir işi layığıyla, en iyi biçimde yapmaya kısaca “oynuyor” diyoruz. yapmayınca sıfırı çekiyosun. yapınca da “oynuyor” oluyorsun. bu durumda eğer sıfır çekmek ve/veya hakkınızda “oynuyor” denmesini istemiyosanız size tavsiyem kendinizi yere atıp sara nöbeti geçiriyormuş numarası yapmanız. :)))

Yorumlar kapalı

hastasıyım: heyhey!

ne muhteşem bi laftır yahu: “heyheylerim üzerimde!”

resmen iki adet “hey” in yanyana gelmesi ile oluşmuştur. Hey de, gayet ünlemle birlikte kullanılan yüksek oktavda bir ses dilimidir. Ama adamlar ne yapmış? İki tane heyi yanyana getirip bir ruh durumu yaratmışlar. Muhteşem bi buluş. Bunun gibi başka birşey arasan bulamazsın. “Vak” var mesela ördek sesi olarak ama “Vakvaklarım üzerimde” ördekler dışında kimseye uygulanamıyor. “Hav” var, “havhavları” üzerinde denebilmesi için de kişinin bizzat köpek olması gerek. İnsan sesi olarak size verebileceğim unisex ve evrensel “Hor”, “Hır” gibi üç harfli modellerimizin hiçbiri bu tınıya sahip diyil.

Yorumlar kapalı