İçeriğe geç →

Kategori: yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi

gıcık oluyorum: erhan konukla pop saati

30 yıldır TRT’de yayında olan erhan konukla pop saatini 30 yılda kaç kere izledin desen “hiç” kere diyebilirim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama ne zaman bu programa denk gelsem erhan konuktan duyduğum tek anons şu olur: “evet sayın seyirciler, bu hafta da pop saatinin sonuna geldik, önümüzdeki hafta yeni bir pop saatinde görüşmek üzere”.

gerek programın ismi gerekse de iyi niyetim nedeniyle bir saat sürdüğünü tahmin ettiğim bu programı onca yıl boyunca nasıl son anonsunda açmayı başardığımı bilmiyorum. bünyemde truman şovunun trumanıymışım gibi kıllı yünlü paranoyak izlenimler bırakan bu programın aslında hiç varolmadığını, herşeyin dekor olduğunu, erhan konukun kafasının da aslında kasetçalar kafası olduğunu düşünüyorum

Yorumlar kapalı

kaseti ileri geri alma sağduyusu

az önce kötü müzik’e bir post yapıştırmıştım ki birden unutulmuş bir yeteneğim aklıma geldi. tam deli işi, uzay işi, göz nuri

eskiden cd teknolojisi henüz yokken. dünya kaset denen nesnenin tırtıklı boyundurukları altında inim inim inilerken…

sevdiğim bir şarkıyı tekrar dinlemek, veya sevmediğim bir şarkıyı geçip bir sonraki şarkıya selametle ulaşmak için bünyem metamorfoz geçirip başka, daha sağduyulu bir tür bünyeye evrilmişti. forward tuşuna sevmediğim şarkının başındaki boşluktayken basıp, sevmediğim şarkının sonundaki boşlukta durabiliyordum. aynı şekilde aynı işlemi sevdiğim şarkıyı tekrar dinlemek için de yapabiliyordum. şarkıların normal çalımdaki uzunluklarının fast forward ve fast backward modlarındaki izdüşümleri algısal düzlemimde mevcuttu. bu işlemleri her iki yöne de mükemmel olarak yapabiliyordum. boşluktan boşluğa…

ben kendime uzaylı demeyim de kim desin, ben yalnız olmayım da kim olsun. ah starman ah, ahh jeff bridges ah, sen ne güzel adamdın. şurda olsaydın şimdi de iki el tavla atsaydık

Yorumlar kapalı

bir uyarı

geçen gün asansörün kapısının önünde bu yazıyı gördüm ve birden aydınlandığımı hissettim. adeta tanrı benimle konuşmuş ve havalar bu kadar soğuduğu halde neden kaloriferlerin yanmadığını kutsal bir tonda fısıldamıştı. önceki gün binanın girişinde yerde gördüğüm KASADA PARA YOK yazılı yırtık kağıdın, hırsız adaylarını başarısız yatırımlar yapmamaları yolunda teşvik edici bir açıklama olduğunu düşünürken birden bütün taşlar yerine oturmuştu. herşey şimdi anlamlı geliyordu, yerde gördüğüm kağıdın neden yırtık olduğunun açıklaması bile bana sunuluyordu: YIRTMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİ çünkü.

iki aydır apartman aidatını ödemediğimi düşündüm sonra… demek ki belki de benim yüzümden kaloriferler yanmıyordu. belki de benim yüzümden tüm bu zavallı insanlar soğukta oturuyorlardı… hatta düşünmek istemiyorum ama evet, belki de benim yüzümden karanlık bir soğukta oturacaklardı. içimi korkunç bir pişmanlık dalgasının kapladığını hissettim, üşüyen tüm komşularım adına ve yerine ben, o an buza kesildim.

sonra da dedim ki: lan, bu herif bu yazıyı buraya astığına ve gelip bana borcunu ödesene demediğine göre demek ki tek ödemeyen ben değilim. eee, ya ben ödersem de aşağıdaki denyo ödemezse! ya o ödemedi diye ben soğukta oturmaya devam edersem! üstelik yakıt parasını ödemiş biri olarak soğukta oturmaya devam edersem!! bu daha ahmakça bir durum olurdu.

o yüzden ödemedim.

Yorumlar kapalı

Kaç gün kalcan???

Küçükken evimize misafir geldiğinde açılış cümlem buydu. Kapıdan giren misafirin karşısına kazık gibi dikilir ve yol yorgunu kişiye soruyu zınk diye patlatırdım: KAÇ GÜN KALACAN?

Annem bu soru karşısında hep kızardı bana. “Oğlum misafire öyle soru sorulur mu aaa ne kadar ayıp” diyerekten. Her misafir geldiğinde gözümün içine bakar, kaş göz yardımıyla yook yoooook duygusu vermeye çalışırdı ama kendime engel olamazdım. Ve anneme baka baka ağır çekimde gelen soru: KAÇ GÜN KALACAN?

Oysa ki annem bilmezdi: benim derdim misafir kişisiyle alıp verememe derdi değildi. Bilakis misafir gelsin evin ambiyansı değişsin ister, gelen gitmesin isterdim.

Benim derdim kendi takvimimi planlamaktı arkadaş! Üç gün kalacaksa ona göre beş gün kalacaksa ona göre, hiç kalmayacaksa, bakıp kaçacaksa ona göre plan program yapmalı sonuçta. Çocuk olabilirdim ama nihayetinde benim de sıkecılım vardı yani. Misafirle geçirilecek günler ve saatler, sokakta oynayarak geçirilecek saatler itinayla planlanmalıydı. Aksi taktirde nasıl randıman alınabilirdi ki misafirden.

Aaah aaah… Beni hiç anlamadılar.

:=(

Yorumlar kapalı

Kolbastı basıyo hakkatten bazen düşündükçe

Lan zamanında evlenemedik, noldu, kolbastı falan türedi. Bırakın post kolbastı dönemini, kolbastı öncesinde bile düğün esnasında yapılması gereken danslar benim için düşünmesi güç bir yüktü. Hee bi de Kolbastı geldi şimdi tam oldu. Nah evlenirim artık!

Kendimi ÖSS sınav sistemi değişikliğine maruz kalmış tıfıl gibi hissediyorum.

Yorumlar kapalı

Otellerin tek sevdiğim huyu

Otellerden nefret ederim. Uzaktan bakarken nefret etmem. İçinde kalacaksam nefret ederim. En kralı bile nihayetinde cinstir. Tuhaf tuhaf mobilyalar olur bir de ultra lükslerinde. Ruhumu daraltan motiflerde halılar ve perdeler olur. Bellboylar olur ve tabi temizlikçiler. Ultra lüks konseptine birebir zıt gerçek insanlar. Oteller yalancıdır. Sahtekardır oteller. Resepsiyonda gıcık tipler olur sonra. Onlar nedense otel toplumunun elit tabakası, sahibi gibi dinelir göz süzerler öyle. Onlara görünmeden girip çıkamazsın da sonra otele, lüks tanımı içinde bu heriflere görünmeden girip çıkma lüksü yoktur. Bunlardan da zaten bir Zebercet tınısı alırım.

Otelin tek sevdiğim huyu sabah kahvaltısında ananastır.

Yorumlar kapalı

yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi: sırtüstü, yüzükoyun

yıllarca tir tir titredim; birisi gelecek de şu soruyu soracak diye: “sen geceleri yüzükoyun mu yatıyorsun yoksa sırt üstü mü?”

geceleri uykum kaçardı. sık sık bunu düşünürdüm. “lan ben yatıyorum ama nasıl yatıyorum” diye düşünür düşünür, bir türlü bir sonuca varamazdım karanlık gecelerde.

“yüzükoyun” kelimesi benim için hiçbirşey ifade etmezdi. içinde bir “yüz” kelimesini seçebiliyordum hafiften tanıdık gelen, ama peşi sıra gelen “koyun” nedeniyle onu nereye koyabileceğimi bilemiyordum. “yüzüm” ön yüzüm, ön cephem, ön yüzeyim demek olmalıydı, bundan çok emindim. ama “koyun” olunca ne menem birşey oluyordu, işte onu kestiremiyordum. “yüzükoyun” ile ilgili yapabileceğim tek yorum, bu durumda, sorunun soruluş tarzı nedeniyle, bu yatış tarzının sırtüstünün zıttı olması biçimindeki haklı öngörümdü. zaten “sırtüstü”, özünde “sırt” ve “üstü” kelimelerinin tanıdık sıcaklığını içinde barındıran, “koyun” gibi yatma konusuyla alakasız bi kelime içermediği için elde kalan güvenilebilir tek kaynaktı… bu nedenle yatarken hep “sırtüstünün” anlamını çözmeye çalışırdım, yüzükoyundan ziyade…

ama onu da çözemezdim… nalet olsun! “sırt üstü” “sırtımın üstüne yatıyorum” mu demekti yoksa “sırtım üste gelecek şekilde yatıyorum” mu??? yıllar yılı çözemedim, utancımdan soramadım. “nasıl yatıyorsun” diye soranlara kah “yüzükoyun” kah “sırtüstü” dedim. “bi öyle bi böyle diyosun” diyenlerin yanından da usulca uzaklaştım.. hep böyle geçti işte seneler. kötü hayat…

Tek Yorum

yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi: çaydanlıktan çekinirim

evimde çaydanlık barındırmam. bu durum, çay yapmak istediğimde çeşitli zorluklarla karşılaşmama neden olsa da, kendime aslında çay yapmak istemediğimi telkin ederek bu zorlukların üstesinden gelmeye gayret ederim.

çaydanlıklardan tırsmaya ne zaman başladım? açıkçası bilmiyorum.. çocukluğumda başımdan geçmiş travmatik bir haşlanma mevzusu mu derseniz, size alakası yok demekle yetineceğim. bu çekincemin temelinde, bünyemdeki estetik kaygılarıma yönelik, çaydanlık nesnesinden algıladığım bazı negatif enerji dalgaları yatmaktadır.


açıkçası daha önce denedim; kısmen, bir tane oldukları zaman bu korkumla başedebiliyorum. Ama iki tane olduklarında, hele bir de üst üste durduklarında kilitlenip kalıyorum. Gözüm üst üste duran o iki adet çaydanlık ağzına takılıp kalıyor. Alttaki üsttekinden hafifçe daha büyük, aynı yöne doğru uzanan uğursuz kıvrımlara sahip uzantılar.

Bu iki uğursuz kıvrım kendi aralarında süperötesi kötücül bir uyum içerisindeyken, çevrelerindeki herşey ile de zıttırlar. Mutfakta bulunan diğer cihazlar: tencereler, kavanozlar, buzdolabı, bulaşık makinası, bıçak, çatal, kesme tahtası: hepsi de yeterli derecede köşeli varlıklar. Bu uğursuz ikili, mütemadiyen köşeli bu evrende öyle çok sırıtırlar gözüme ki, gözlerimi üst üste duran bu iki nalet kuğu boynundan alamam. Nedir bunların olayı? neden üst üste takılmaktadırlar? bu bir çiftleşme seremonisi midir? (ki böyle bir duruma mutfağımda izin veremem: biz burda yemek yiyoruz) bu bir deve güreşi midir? bu uğursuz bir dine ait bir totem midir? bu çapraşık ve üyeleri arasında homo ilişki olan iki kişilik bir müzik grubu mudur? (homo bremen mızıkacıları)

bütün bu seçenekler birer birer aklımdan geçip giderken, gözler sağ yandaki, bir o kadar uğursuz negatif kıvrımlara kayar. Aşağı yönde ilerleyen, yukarı yöne uzanan ağızlarla ters bir simetrideki tutmaçlar. Bu hafif kaykılmış, gerçek kimliğini gizlemeye çalışan, aramıza sızmış bir gamalı haç mıdır, nazi mirası mıdır? yukarı doğru uzanan kolların aralarındaki o gıcık ve antisosyal uyum bile kendi başına kolay kolay yenilip yutulamaz iken, bir de aşağı doğru uzanan bir benzer gıcıklık daha söz konusudur. Zeminden tavana kadar uzanan, göz algısını domine eden ve alıkoyan, tabandan tavana akan bakışıma deli dumrul muammelesi yapan ücretli ve eğrelti bir oto yol mudur bu üst üste duran çaydanlıklar?

üst üste duran çaydanlıkları görünce kilitlenir kalırım, hayati fonksiyonlarım durma noktasına gelir, vücut direncim düşer; enseye vur lokmayı al moduna geçerim.

Tek Yorum

Hem gıcık oluyorum hem yoksa uzaylı mıyım: iki resim arasındaki bilmemkaç fark olayı


Küçüklüğümden beri her daim gıcık olurum. Neymiş: iki resmin arasındaki bilmemkaç farkı bulacakmışım. Abi tamam buluruz da, nitekim buluyoruz da yok bunun şapkası var bunun yok, yok bunun şemşiyenin ucu kıvrık bunun değil babında; benim yine de anlamadığım bişey var.

Misal yukarıdaki iki resme bakın. Aradaki iki farkı söyleyin. Cevabı aşağıda:

1. Resimlerden solda olanı solda mıdır? Evet soldadır..
2. Resimlerden sağda olanı peki sağda mıdır? Evet, sağdadır. …..Vay canına.

Bu kadar bariz fark varken resimlerin kılına tüyüne neden bakıp şu güzel ömrü yokuşa, derde, tasaya süreyim. Al sana fark.

Yorumlar kapalı

Yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi 6: Bir web sitesi bünyede kriptonit etkisi yaratır mı?

Normal bir insan, bir Türk insanı, şu web sitesine girdiğinde normal reaksiyonlar göstermektedir:

www.turktelekom.com.tr

Ben girdiğimde ise bu site üzerimde kriptonit etkisi yapıyor. Tansiyonum bir düşüyor bir yükseliyor. Avuçlarım terliyor. Sinirlenip bağırmaya başlıyorum, sevdiklerimi istemeden incitiyorum. Bambaşka bir insana dönüşüyorum.

Nedir? Sıradan bir web sitesi. Türk Telekom’un resmi şirket web sitesi. Öyleyse nedir bu gereksiz asabiyet?

Efendim şöyle izah edeyim. TV’de basbas reklamları dönen bir şirket düşünün. Turbo ADSL’ler, Cem Yılmazlar, VADSL olayı, CEBIT’e katılmalar, Türkiye teknoloji şirketleri listesinin zirvesinde yer almalar, Türk Internet aleminin tepesinde yer alan bir şirket, Türk internetini yöneten bir şirket, bir devlet şirketi de değil üstelik, ÖZELLEŞTİRİLMİŞ, ÖZEL bir şirket.

O zaman soralım: BU NE KEPAZELİK???? BU NASIL WEB SİTESİ???? İşini seven, işgüzar köy öğretmenleri tarafından yapılmış birçok köy ilkokulu web sitesi gösterebilirim size ki: HEPSİ BU WEB SİTESİNDEN DAHA KALİTELİDİR. Türk İnternetini yöneten şirketin web sitesine İBRETLE bakın. Ben kavga etmeden önce mutlaka açar bakarım, cinnet katsayımı yükseltiyor çünkü.

İşin asıl kepazece olan kısmı ise bu firmanın TV reklamlarına milyonlarca lira dökerken, ülkeye internet satmaya, hesapta internet bilinci vermeye çalışırken kendi web sitesine yıllardır tek bir çakıl taşı bile eklememiş olması. Bu siteden herhangibir konuda herhangibir bilgi alamazsınız. Bu site buna karşılık herhangibir olumlu imajı yansıtmaya yönelik bir pazarlama aracı biçiminde de kullanılmamaktadır. Bu site apaçık ki, HER FİRMANIN WEB SİTESİ OLMALIDIR KANUNU çerçevesinde yıllar önce, TT henüz bir devlet kuruluşu iken, belli bir formaliteyi yerine getirmek amacıyla azbiraz html bilen bazı TT memurlarına yaptırılmıştır. Şirket yıllardır ÖZEL olmasına rağmen, bütün reklam kampanyalarına, devasa reklam bütçelerine rağmen bu web sitesi aynıdır.

Bu site şunu gösteriyor: Türk Telekom’un gerçek kurumsal kimliğini! Reklamlar, göz boyamalar, teknoloji sancaktarlığı palavraları falan bir yana. Türk Telekom’un gerçek kimliği budur. Herhangibir sebeple bir Türk Telekom şubesine gidip herhangibir işlem yaptırmaya çalışın. Bu kimliği orada göreceksiniz. Nereye ne soracağınızı bilemeden, sıra olduğunu bilmediğiniz bir sırada bekler, kalem olmayan bir ortamda kalemle doldurulması gereken formları tırnaklarınızla kazıyarak doldurmaya çalışır, yanınızda hazır bulundurmanız gereken evrakları hazır bulundurmadığınızı ve hazırlayarak tekrar sıraya girmeniz gerektiğini ancak sıranın sonundaki memur kılıklı ÖZEL SEKTÖR çalışanının memurumsu defeder ve bıkkın cümlemsi kıvrınımlarında anlamaya çalışır, aman allahım bu sürece bir daha girmesem olmaz mı düşüncesi ile telefonla işlem yapmak istediğinizde ise Call Center görevlileri tarafından azarlanırsınız. Türk Telekom web sitesi ise, Cem Yılmazın vs aksine bu konuda sizi uyarmıştır. O yüzden internete güvenebilirsiniz. Internet dışında herşey palavradır.

Türk Telekom reklamlarda kullanarak, milletin gözünü boyamaya çalıştığı imajın gerçekten sahibi olsa:
1. Türk Telekom’da çalıştığını “idda eden” her ama herkes anında KOVULUR.
2. Bu web sitesi böyle olmaz.
3. TV reklamlarının yanı sıra Internet reklamlarına da önemli bütçe ayırır.
4. Bu işi artık göz boyamayla idare edemeyeceğini bildiği için ISP şirketlerinin ümüğünü sıkmayı bırakır.
5. Rekabet ortamında hayatta kalabilmek için “Gerçek anlamda hizmet” önermeye başlar.

Yorumlar kapalı