İçeriğe geç →

Kategori: gıcık oluyorum

Gıcık Oluyorum: Moda Faşistleri

Geçende pantolonumun götü yırtıldı. Yenisini almaya dükkana gittim. Dükkan dediğim AVM dükkan.

Yırtılan pantolon da dünyada en çok sevdiğim pantol. Yıllardır beraberiz. Dünyanın yarısını beraber gezdik. Ne özelliği var derseniz, hiçbir. Düz, dümdüz bi kot pantol. Fakat çok hafif. Hafif ve rahat. Sonlara doğru da artık iyiden iyiye aşınıp erozyona uğradığı için daha da hafiflemişti.

Neyse, nerde kalmıştık, hah – Fabrika’ya gittim. AVM’deki Fabrika mağazasına yani. (ilginç bi şekilde Fabrika marka bi kot pantolondu evet) Dedim pantolon lazım. Dedi hayhay nasıl bişey. Anlattım işte, dümdüz anlattım, bak böyle düz falan diyorum yani. Tamam dedi anladım. Gittik anladım dediği şeylere baktık. Meğer hiç anlamamış. Düdük gibi dar paça kot pantollar bulup bulup çıkarıyor. EE dedim bunlar hep darpaç?

Vay anam vay başıma, ne dese beğenirsin: Artık başka paça pantol yokmuş, moda buymuş, erkek kotları illa ki dar paçaymış. O anda paralel evrende ikna oldum ve eh madem modaymış gerisinde kalmamak lazım ehehe ver o düdük paçayı kangren ola ola gezeyim dedim ve…

Yaşadığımız gerçeklikteki versiyonda ise o anda elemanın yüzüne “s.rm modanı” denebilirdi. Diyemeyecek kadar kibar!, faşist bir dünyada hayatta kalmayı yaşam biçimi haline getirmişçesine ürkek, ve de aynı zamanda yılan gibi fesat olduğum için işte ancak böyle arkasından essay yazıyorum.

Yorum Bırak

Gıcık Oluyorum: Bir Selamlaşma Biçimi Olarak Kafa Tokuşturma

Bir çağrı merkezinde yönetici olarak işe girmiştim. Odam da böyle ayak altında bir yerde, gelene geçene nazır, sıkıldıkça oturduğum yerden milleti izliyorum.

İşte o zaman şunu fark ettim, bazen erkek çalışanlar karşılaştıkları ve selamlaşmaları gerektiği noktada başlarını köşegenlerinden hafifçe birbirine değdirip manalı bir şekilde sırıtıyorlardı. Öpüşmek, yanaklara yalandan da olsa birer buse kondurmak alışkanlıkları değildi.

Anlayamamıştım. Bunlar gizli bir tarikata mı mensuplardı? Bu aralarındaki gizli bir selamlaşma şekli miydi? Kafaları tokuşturmakla kalsalar neyse de, istisnasız hepsinin suratında beliren, tokuşma sonrası o gizli, o yavşak tebessüm, işte o beni iyiden iyiye kıllandırıyordu. Normal olmayan bir şeyler vardı.

Çocukluğumu, gençliğimi, şimdiki zamanımı düşündüm. Bizim hiç böyle bir adetimiz olmamıştı. Tanıdığım hiçbir erkek de o günlerde böyle selamlaşmazdı. Bizler yalap şalap, allah ne verdiyse, yanaktan koca firenç kislerle öpüşen, birbirimizin sakalını koklayan, yalayan ve bundan eni konu zevk alan nesillerdik. Bu tipler şimdi bu şekilde kafa tokuşturarak ne demeye çalışıyorlardı, bize ve gıyabımızda bana gizli bir imada mı bulunmaktı acaba amaçları??? Bu güruha karşı giderek artan bir kin beslemeye başlıyor, kendimi bundan alamıyordum.

Üstelik bu kafa tokuşturan elemanların bazıları benim elemanlarımdı. 2, 3, 4, 5 hafta, 2 ay, 3 ay bunları izledim. İçimde kinim giderek büyüyor, kontrol edemeyeceğim bir noktaya doğru ilerliyordu.

En sonunda artık çıldıracağımı hissettiğim noktada bunları işten atmaya karar verdim, ve kimleri atacağımı belirlemek için ekibimi daha da yakından izlemeye başladım. Yönetime elbette ki, “kafaları tokuşturuyorlar, o yüzden attım” diyemezdim. Saçma bir bahane olurdu. Bu nedenle planlar yapmaya başladım. Elemanlarıma giderek daha zorlu görevler veriyor, sıçıp sıvayacakları noktaya kadar sıkıştırıyor, sonra da “sıçtın” diyordum. Moralleri bozuluyordu.

Fakat işler kontrolüm dışına çıkmaya başlamıştı, Çünkü sayıları, bir iki değildi. Üç bile değildi. İstisnasız bütün elemanlarım böyle selamlaşıyorlardı!

Hatta şirketteki herkes böyle selamlaşıyordu!

Hatta şirketin dışındaki herkes de böyle selamlaşıyordu!

Dünya üzerindeki kafa tokuşturmadan selamlaşan tek insan ben kalmıştım ve o ana kadar bunu fark edememiştim. Vincent Price gibi içime içime böğürdüm, böğürdüm, böğürdüm. Sonrası, fade out…

Daha sonra kendimi işten attım ve bir süre daha, kafa tokuşturarak hayatta kaldım.

 

kafa tokusturmak

Yorum Bırak

gıcık oluyorum: erhan konukla pop saati

30 yıldır TRT’de yayında olan erhan konukla pop saatini 30 yılda kaç kere izledin desen “hiç” kere diyebilirim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama ne zaman bu programa denk gelsem erhan konuktan duyduğum tek anons şu olur: “evet sayın seyirciler, bu hafta da pop saatinin sonuna geldik, önümüzdeki hafta yeni bir pop saatinde görüşmek üzere”.

gerek programın ismi gerekse de iyi niyetim nedeniyle bir saat sürdüğünü tahmin ettiğim bu programı onca yıl boyunca nasıl son anonsunda açmayı başardığımı bilmiyorum. bünyemde truman şovunun trumanıymışım gibi kıllı yünlü paranoyak izlenimler bırakan bu programın aslında hiç varolmadığını, herşeyin dekor olduğunu, erhan konukun kafasının da aslında kasetçalar kafası olduğunu düşünüyorum

Yorumlar kapalı

Tarlamda rakun makun yok!

Ya arkadaş şimdi sen benim tarlaya gelmişsin ben de sana “oh lütfen tarlamdaki rakunlardan beni kurtar” demişim ya… işte o küllüyen yalan! daha neler! tarlamda rakun makun yok. yaprak maprak da yok. tarlam çiçek gibi, gül gibi. bilinçli tarım yapıyor, gözüm gibi bakıyorum ben o tarlaya. 24/7 başındayım tarlanın. rakun olsa görmez miyim kardeşim. al bak inanmıyorsan resmini koyayım, hayvan gibi tarla, niye insanı bakımsızlıkla itham ediyorlar arkadaş farmvilde!!!

yardım istemez, çıkın arazimden, basmayın fidanlara!

Yorumlar kapalı

Kolbastı basıyo hakkatten bazen düşündükçe

Lan zamanında evlenemedik, noldu, kolbastı falan türedi. Bırakın post kolbastı dönemini, kolbastı öncesinde bile düğün esnasında yapılması gereken danslar benim için düşünmesi güç bir yüktü. Hee bi de Kolbastı geldi şimdi tam oldu. Nah evlenirim artık!

Kendimi ÖSS sınav sistemi değişikliğine maruz kalmış tıfıl gibi hissediyorum.

Yorumlar kapalı

Otellerin tek sevdiğim huyu

Otellerden nefret ederim. Uzaktan bakarken nefret etmem. İçinde kalacaksam nefret ederim. En kralı bile nihayetinde cinstir. Tuhaf tuhaf mobilyalar olur bir de ultra lükslerinde. Ruhumu daraltan motiflerde halılar ve perdeler olur. Bellboylar olur ve tabi temizlikçiler. Ultra lüks konseptine birebir zıt gerçek insanlar. Oteller yalancıdır. Sahtekardır oteller. Resepsiyonda gıcık tipler olur sonra. Onlar nedense otel toplumunun elit tabakası, sahibi gibi dinelir göz süzerler öyle. Onlara görünmeden girip çıkamazsın da sonra otele, lüks tanımı içinde bu heriflere görünmeden girip çıkma lüksü yoktur. Bunlardan da zaten bir Zebercet tınısı alırım.

Otelin tek sevdiğim huyu sabah kahvaltısında ananastır.

Yorumlar kapalı

gıcık oluyorum: çocuğunun yediği şeyin ambalajını korkunç bir bela zanneden kadın

toplu taşıma aracı. otobüs, vapur, tren… çocuk bilinçsizce abur cubur yemekte. birazdan başına gelecek felaketin farkında değil. neyse ki yanında annesi var. o bilinç abidesi, o muhteşem anne. çocuk şuursuzca elindekini yemeye devam ediyor. ta ki…..

ta ki.. elindeki zımbırtının yemece faslı bitip tükenip de o görünmez sinsi tehlike ambalajla yüzyüze kalıncaya kadar. çocuk korku içinde ağlaşmaya başlamıştır. elinde yensen yenilmez, içsen içilmez birşey var. ne yapacak onu çocuk, çocuk onu ne yapacak??? ya çocuk ambalajı yiyecek, ya da ambalaj çocuğu!

ama ahhh.. o muhteşem anne, o mükemmel ve mağrur insan. çocuğun yanındaki kadının eli uzanır. bir şahin gibi kavrar çocuğun elindeki sinsi, başbelası ambalajı. bir şahin gibi atılan bu el, kötücül objeyi bir kartalın avucundaki yılan gibi toplu taşıma aracının camından yola, denize, sokağa, toprağa, şehre, kente atar.

tehlike geçmiş, başbeleası ambalaj anında defedilmiş, çocuk çevre bilinciyle aşı manyağına çevrilmiştir. tebrik ediyoruz bu mükemmel hareketi.

Tek Yorum

gıcık oluyorum: milka arge departmanı

gerçi milka kunduzu mudur, köstebeği midir nedir, o dolduruyor ayıyı ama yine de hoşlanmıyorum ayıdan da. kabahat kunduzda ama, ayıya nicelik içeren soru sorulur mu: “nasıl koyalım fındıkları abi?” Ayı da tabiatıyla “BÜTÜN BÜTÜN KOYALIM HÖÖÖYT!!!” diyor tabi, ne de olsa ayı. Yazık valla, koskoca milka müessesesini batıracak hayvanlar. milka arge departmanını emanet ettikleri adamlara bak: ayı ve kunduz. CEO su mor inek olan şirketten daha iyisini beklemek de şapşallık olur zaten…

3 Yorum

yoksa ben uzaylı mıyım yazı dizisi: çaydanlıktan çekinirim

evimde çaydanlık barındırmam. bu durum, çay yapmak istediğimde çeşitli zorluklarla karşılaşmama neden olsa da, kendime aslında çay yapmak istemediğimi telkin ederek bu zorlukların üstesinden gelmeye gayret ederim.

çaydanlıklardan tırsmaya ne zaman başladım? açıkçası bilmiyorum.. çocukluğumda başımdan geçmiş travmatik bir haşlanma mevzusu mu derseniz, size alakası yok demekle yetineceğim. bu çekincemin temelinde, bünyemdeki estetik kaygılarıma yönelik, çaydanlık nesnesinden algıladığım bazı negatif enerji dalgaları yatmaktadır.


açıkçası daha önce denedim; kısmen, bir tane oldukları zaman bu korkumla başedebiliyorum. Ama iki tane olduklarında, hele bir de üst üste durduklarında kilitlenip kalıyorum. Gözüm üst üste duran o iki adet çaydanlık ağzına takılıp kalıyor. Alttaki üsttekinden hafifçe daha büyük, aynı yöne doğru uzanan uğursuz kıvrımlara sahip uzantılar.

Bu iki uğursuz kıvrım kendi aralarında süperötesi kötücül bir uyum içerisindeyken, çevrelerindeki herşey ile de zıttırlar. Mutfakta bulunan diğer cihazlar: tencereler, kavanozlar, buzdolabı, bulaşık makinası, bıçak, çatal, kesme tahtası: hepsi de yeterli derecede köşeli varlıklar. Bu uğursuz ikili, mütemadiyen köşeli bu evrende öyle çok sırıtırlar gözüme ki, gözlerimi üst üste duran bu iki nalet kuğu boynundan alamam. Nedir bunların olayı? neden üst üste takılmaktadırlar? bu bir çiftleşme seremonisi midir? (ki böyle bir duruma mutfağımda izin veremem: biz burda yemek yiyoruz) bu bir deve güreşi midir? bu uğursuz bir dine ait bir totem midir? bu çapraşık ve üyeleri arasında homo ilişki olan iki kişilik bir müzik grubu mudur? (homo bremen mızıkacıları)

bütün bu seçenekler birer birer aklımdan geçip giderken, gözler sağ yandaki, bir o kadar uğursuz negatif kıvrımlara kayar. Aşağı yönde ilerleyen, yukarı yöne uzanan ağızlarla ters bir simetrideki tutmaçlar. Bu hafif kaykılmış, gerçek kimliğini gizlemeye çalışan, aramıza sızmış bir gamalı haç mıdır, nazi mirası mıdır? yukarı doğru uzanan kolların aralarındaki o gıcık ve antisosyal uyum bile kendi başına kolay kolay yenilip yutulamaz iken, bir de aşağı doğru uzanan bir benzer gıcıklık daha söz konusudur. Zeminden tavana kadar uzanan, göz algısını domine eden ve alıkoyan, tabandan tavana akan bakışıma deli dumrul muammelesi yapan ücretli ve eğrelti bir oto yol mudur bu üst üste duran çaydanlıklar?

üst üste duran çaydanlıkları görünce kilitlenir kalırım, hayati fonksiyonlarım durma noktasına gelir, vücut direncim düşer; enseye vur lokmayı al moduna geçerim.

Tek Yorum

Gıcık Oluyorum: Kırmızı Urbalılar

Urba nedir? Kimdir urba? Cümle içinde kullanalım: “Babamın urbası var.” “Bugun çok şahane bi urba giydim kız Cemile”. “Almış yine kısa urbaları”

Oldu mu? olmadı…

Madem olmuyor da, kırmızı urbalılara neden kırmızı urbalılar diyoruz. Neden kırmızı üniformalılar, kırmızı elbiseliler, kalleş ingiliz askerleri değil de böyle yapışkan çınılı bir meşin yuvarlak tiplemesine çakılı kalmış bir kırmızı urba lafıdır almış gidiyor. Ben belki, ABD bağımsızlık savaşı sırasında zavallı amerikalı yurtsever kahramanlara türlü kalleşlikler ile bir takım sıkıntılar yaşatmış dönemin ingiliz askerlerine “dönemin ingiliz askerleri” demek istiyorum. Ama diyemiyorum. “Ne demek istiyorsun, kırmızı urbalılardan mı bahsediyorsun” diye hemen yapışıveriyorlar. “Ha evet kırmızı urbalıları diyorum” lafını telaffuz ediyorum da anca öyle tatsızlık büyümeden engelleniyor, esen soğuk rüzgarlar diniyor. Aşalım artık bazı şeyleri, çıkaralım bu at gözlüklerini, kaptan swing günlerini, nedir bu yahu, urba urba urba…

Yorumlar kapalı