İçeriğe geç →

Kategori: Genel

Nacizane Öneri: Recebi Görünce Kanal Değiştiren Uzaktan Kumanda

Teknolojinin iyiden iyiye geliştiği şu günlerde böyle bir nacizane ürün olsa hiç de fena olmaz. Gidip üstün Çin teknolojik yurdunun göbeğinde bir tane prototip yaptırıp gelsem mi diyorum, belki müşteri potansiyeli olabilir.

Efendim, ürün kaba hatlarıyla şu durumlarda çalışacak: Misal, bilgisayar başında iş yaparken ses olsun diye açık bıraktığınız TV den bir anda “hödö hödö hödö höd” sesleri gelmeye başlıyor ve tüm çalışma şevkiniz kaçıyor. Güzel bir film varken izlemeye daldığınız kanal, bir bakıyorsunuz badem bıyık göstermeye başlamış. Veya geçen olduğu gibi, V For Vandetta izlerken uykuya daldığınızı düşünün, bir uyanıyorsunuz ki o da ne!: Ulusa Sesleniş konuşması! Veya sadece bazı şahısları görmekten, seslerini duymaktan artık çok sıkıldınız…

Üzerinde görüntü ve ses alıcısı bulunan kumandamızın akıllı çipine iki üç tane parametre tanımlıycaz. Surat ve bıyık şekli, ses tonu veya ekranda telaffuz edilen veya yazılı akan ismi… Bunları algıladığı anda kanalı ŞAK değiştirecek. Çok güzel olur, çok.

Yorumlar kapalı

ruh doktorunuz alisamiyenden bildiriyor: topluca yemeğe çıkan ofis insanlarında görülen masaları birleştirme sendromu nedir, neden olur, çareleri

bu bölümde, günümüzde ofis insanlarının büyük bir bölümünde görülen “bugün öğlen ne yesek” psikozuna bağlı olarak gelişen “hadi masaları birleştirelim” sendromuna ve bu illetin nedenlerine kısaca değinmek isterim. Masaları Birleştirme Sendromu, sürü halinde avlanan ofis insanlarının, kalabalık olarak adlandırılan yeter sayıya ulaştıklarında görülen, bu rakamın altında kaldıklarında ise görülmeyen, dolayısıyla gizli ve sinsi bir sendromdur.

Bu rakam yetişkinlerde 5 iken çocuk işçi gruplarında 7yi bulabilmektedir. Zira post endüstriyel toplumlardaki yemek masaları genelde en fazla 4 kişinin aynı anda yiyebileceği ebatta tasarlanmaktadır.

5 kişi ve üzerindeki grubumuz yeme mahaline geldiğinde sendrom kendini belli etmeye başlar. Belirtiler aşağıda maddelenmektedir ve tıpkı bu akış sırasında olduğu gibi sırayla ortaya çıkarlar:

1. Yeme mahalindeki masalara bakılıp en büyük olanı gözlerle aranılır (sendrom başlangıcı)
2. Herkesin birlikte oturabileceği tek bir büyük masa yok ise grup üyeleri birbirlerine yardım arayan bakışlarla kısa göz atmalarda bulunurlar (sendorumun resmen ortaya çıktığı andır). Bu bakışma faslı yürekleri dağlar. Kimi zaman bu bakışlar civarda bulunan bir garsona da aktarılır. O sırada garsondan yardım gelmezse, sendorumun derinleşme ve yaralayıcı olma olasılığı vardır. Hastalığın gelişiminde kritik bir aşamadır.
3. Grubun liderliğine soyunan ve bu nahoş durumu sona erdirmek isteyen kişi o sözü söyler: “Masaları birleştirelim”
4. Masalar grup elemanlarının ortak çabası veya garsondan yardım alınmak suretiyle birleştirilir. Birleştirilen masalar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarda masalar arasındaki boşluğun göz ardı edilebilecek bir katsayı olduğu ve sonucu etkilemediği tespit edilmiştir. Yani bu boşluk 1 metre de olsa, 2 santim de olsa, o masalar arada hiç boşluk kalmayacak biçimde bitişik-yapışık hale getirilmelidir. Masalar arasındaki yarım santimlik boşluğun bile tedirginlik yarattığı ve titreme terleme gibi sonuçlara neden olduğu görülür. Masaların birleştiği-tamamen yapıştığı evre sendromun sona erdiği ve grup üyelerinin yalancı bir rahatlama ile yemeye başladıkları son evredir.

Yine masalarını birleştiren topluluklar üzerinde yapılan araştırmalarda masaları birleştirme eyleminin kalabalık gruplardaki iletişimi artırmaya yönelik ekstra bir katkısı olmadığı, masaları birleştirmenin özünde bir placebo olduğu belirlenmiştir. Zira herkes kendi masasındaki kişilerle konuşmakta, birleştirilmiş masadakilerle konuşmamaktadır. Bu durumda masaları birleştirmenin topluluk içi iletişime marjinal faydası yoktur.

Bu sendromun tedirginlik verici ve yıpratıcı etkilerinden korunmak aslında basittir. Yapılması gereken gerçekçi olmak ve tüm günü zaten beraber geçirdiğiniz ofis arkadaşlarınızla öyle güruh halinde konuşacak çok da aman aman birşeyiniz olmadığını fark etmektir.

Yorumlar kapalı

nacizane öneri: metrobüse titanik modeli

sevgili kadir. şimdi sen kulağına beyaz’ın psikopat karakteri: “metrobüse zam yapmanı istiyorum ama bunu zam yapmadan yapmanı istiyorum, anlıyor musun” diye fısıldamış gibi bir açılımda bulunup “3 duraktan sonrası zamlı sadece, yani aslında zam yapmadık” diye beyanlarda bulundun ya. hah, işte bu numarayı kimse yutmadı, benden söylemesi. metrobüsün olayı zaten mümkünse 3 duraktan öteye gidebilmek. sen böyle zam yapmadan nasıl zam yapabilirim diye kara kara düşünüp kendi imkanlarınla cin fikir arayacağına gel kabuğa al vitamini!

tekerleği yeniden keşfetmenin alemi yok. adamlar yapmış bunu te kaç sene evvelinden. napıcaksın: metrobüse birinci sınıf, ikinci sınıf diye ayrı ayrı bölüm açacaksın. birinci sınıf ön tarafta olucak, klimalı mlimalı, full oturmalı. ona doyasıya zam yapacaksın. bir de arkada ufak ikinci sınıf bölüm yapıcaksın, bu kısım klimasız ve mümkünse balık istifi düzeninde olucak. buna da zam yapmayacaksın. alan memnun satan memnun olucak. insanlar mevcut durumda da balık istifi terkibinde gittiklerinden farkı anlamayacaklar bile! tüm zam ihtiyacını da o birinci sınıfta giden metrobüs elitistlerinden elde edeceksin, ikinci sınıftakiler de zaten onlara gıcık olacaklarından al sana üstelik bir de mahalle desteği!

Yorumlar kapalı

Hastasıyım: KEK


bir yeme objesi olarak değil kek, öyle gelir geçer bir heves değil benimkisi, ben seni fonetik açıdan seviyorum.

gavurcadan mı geldin nerden geldin bilmiyorum ama muhtemelen ingilizceden geldin sen.

CAKE (okunuşu: KEYK)
Cümle içinde kullanalım: heeey its a piece of cake maaan! (hey itze piys of keyk men: baldan kolay, kolaydan kolay, kolayxkolay, kolaykare manasında)

bak şimdi, orjinalinde araya o Y giriyor ya, işte o tek harf işi bozuyor. o sevimli, o sempatik KEK gidiyor yerine bambaşka, bir yabancı, bir gavur, bir ağdalı, bir uzak insan, bir karizmatik, bir işi yokuşa süren KEYK geliyor. o derece karizma bir fonetiğe ulaşılabiliyor ki bu bir tek eklenen Y sayesinde, adamlar bu isimle rock grubu bile kurabiliyorlar. KEEEYYYYKKKK! pes doğrusu… oysa ki sen ne sevimli ne sempatik bir objesin KEK, ne kolaysın KEK, ne easy goer sın sen KEK. Çok firendlisin. KEYK olmak sana göre değil KEK, sen KEK olmalısın ezelden evvele!

senin türk dil kurumunun kapısından girdiğin o ilk günü dün gibi hatırlıyorum. karizmatik dış görünüşünün ardında saklamaya çalıştığın ürkeklikle ayak bastığın kurumumuzda gözler seni adım adım izlemişti. oturduğun bekleme salonunda ne zaman ki üzerindeki kuyruklu, yakaları dik Y yakalı swetşörtünü bunalıp çıkardın o zaman işte seninle dost olmam gerektiğini, seni sevmem gerektiğini anladım KEK. Çünkü sen KEK tin, sen bizden biriydin. Sevecendin.

KEK MİSİN? misal: ne kadar harika, ne kadar muazzam bir laf öbeği, sende biraz şafşallık var mı manasında. senin alçakgönüllü sempatikliğin, kolaylığın, easy goer lığın ne de güzel anlama kavuşturuyor bu cümleyi! Kek misin? bravoo, gerçekten bravoo! üç harfle, orjinalinden çok çok daha iyi, amaca yönelik. kutluyorum bu harf düşmesini.

ve diyorum ki avrupa avrupa duy sesimizi. bunu sizden almış olabiliriz ama biz çook daha iyisini yaptık.

nitekim bu düşüncemi yurtdışında bazı arkadaşlarıma da çıtlattım. aldığım ilk tepkileri sıcağı sıcağına paylaşıyorum:

tepki 1: men you turkish people you are damn crazy, what a wonderfıl, what a fantastik dizpozişitın end rejeneration of mindbreyking and nervreyking and graoundşeyking innoveyşın.

tepki 2: wat dı fak, du yu now about dı hour!

tepki 3: lets call it a KEK, while we are wearing a CAP, riding a CAB

Yorumlar kapalı

bir uyarı

geçen gün asansörün kapısının önünde bu yazıyı gördüm ve birden aydınlandığımı hissettim. adeta tanrı benimle konuşmuş ve havalar bu kadar soğuduğu halde neden kaloriferlerin yanmadığını kutsal bir tonda fısıldamıştı. önceki gün binanın girişinde yerde gördüğüm KASADA PARA YOK yazılı yırtık kağıdın, hırsız adaylarını başarısız yatırımlar yapmamaları yolunda teşvik edici bir açıklama olduğunu düşünürken birden bütün taşlar yerine oturmuştu. herşey şimdi anlamlı geliyordu, yerde gördüğüm kağıdın neden yırtık olduğunun açıklaması bile bana sunuluyordu: YIRTMAK ÇÖZÜM DEĞİLDİ çünkü.

iki aydır apartman aidatını ödemediğimi düşündüm sonra… demek ki belki de benim yüzümden kaloriferler yanmıyordu. belki de benim yüzümden tüm bu zavallı insanlar soğukta oturuyorlardı… hatta düşünmek istemiyorum ama evet, belki de benim yüzümden karanlık bir soğukta oturacaklardı. içimi korkunç bir pişmanlık dalgasının kapladığını hissettim, üşüyen tüm komşularım adına ve yerine ben, o an buza kesildim.

sonra da dedim ki: lan, bu herif bu yazıyı buraya astığına ve gelip bana borcunu ödesene demediğine göre demek ki tek ödemeyen ben değilim. eee, ya ben ödersem de aşağıdaki denyo ödemezse! ya o ödemedi diye ben soğukta oturmaya devam edersem! üstelik yakıt parasını ödemiş biri olarak soğukta oturmaya devam edersem!! bu daha ahmakça bir durum olurdu.

o yüzden ödemedim.

Yorumlar kapalı

Tarlamda rakun makun yok!

Ya arkadaş şimdi sen benim tarlaya gelmişsin ben de sana “oh lütfen tarlamdaki rakunlardan beni kurtar” demişim ya… işte o küllüyen yalan! daha neler! tarlamda rakun makun yok. yaprak maprak da yok. tarlam çiçek gibi, gül gibi. bilinçli tarım yapıyor, gözüm gibi bakıyorum ben o tarlaya. 24/7 başındayım tarlanın. rakun olsa görmez miyim kardeşim. al bak inanmıyorsan resmini koyayım, hayvan gibi tarla, niye insanı bakımsızlıkla itham ediyorlar arkadaş farmvilde!!!

yardım istemez, çıkın arazimden, basmayın fidanlara!

Yorumlar kapalı

türkçe meali: oynuyor!

bu laf da türkçe meali ailemizin en yeni üyelerinden bir tanesi. son dönemde ekranlarda dönen yarışma programlarının en has lafı işte bu. kısaca anlatmak gerekirse bir örneğe başvurmakta fayda var:

yemekteyiz programından bir sahne. yarışma arkadaşının (rakibinin) sofrasında, rakibi tarafından hazırlanmış yemeği onun servisiyle yiyen yarışmacı, hemen akabinde kamera karşısında tek başına yemeği değerlendiriyor:

şuursuz eleman: “yemek çok güzeldi. tatlı nefisti. sofrayı da çok güzel donatmıştı. çiçekler, tabaklar çok güzeldi. çok da temizdi. servis de çok iyiydi. ne istediysek hemen getirdi. ev sahibi olarak bizimle çok iyi ilgilendi. .. yani oynuyor ..”

şuursuz elemanımızın dediklerine bakarsak, rakibi dört dörtlük bir sofra hazırlamış ve herşeyi mükemmelen yapmış. Eee tamam, sorun ne o zaman? Bu “OYNUYOR” lafı da ne manaya geliyor? 😉

yani Türkçemizde artık bir işi layığıyla, en iyi biçimde yapmaya kısaca “oynuyor” diyoruz. yapmayınca sıfırı çekiyosun. yapınca da “oynuyor” oluyorsun. bu durumda eğer sıfır çekmek ve/veya hakkınızda “oynuyor” denmesini istemiyosanız size tavsiyem kendinizi yere atıp sara nöbeti geçiriyormuş numarası yapmanız. :)))

Yorumlar kapalı

hastasıyım: heyhey!

ne muhteşem bi laftır yahu: “heyheylerim üzerimde!”

resmen iki adet “hey” in yanyana gelmesi ile oluşmuştur. Hey de, gayet ünlemle birlikte kullanılan yüksek oktavda bir ses dilimidir. Ama adamlar ne yapmış? İki tane heyi yanyana getirip bir ruh durumu yaratmışlar. Muhteşem bi buluş. Bunun gibi başka birşey arasan bulamazsın. “Vak” var mesela ördek sesi olarak ama “Vakvaklarım üzerimde” ördekler dışında kimseye uygulanamıyor. “Hav” var, “havhavları” üzerinde denebilmesi için de kişinin bizzat köpek olması gerek. İnsan sesi olarak size verebileceğim unisex ve evrensel “Hor”, “Hır” gibi üç harfli modellerimizin hiçbiri bu tınıya sahip diyil.

Yorumlar kapalı

türkçe meali: elektrik alamıyorum

eskiden çiftleşmek isteyen kadın ve erkeklerin kamera önünde tutsak edildiği programlar (gelin kaynana misali big brother türevi) revaçtayken bu laf daha yoğun kullanılırdı. şimdi daha mobil biçimde, programa gel – paravanı kaldır – elemanı gör – elektriği aldın mı – aldım / almadım şeklinde çoktan seçmeli biçimde kullanılıyor olsa da halen tedavülde olan bi lafımızdır. güzel türkçemizin ince tellerinden biridir.

peki ama “elektriği alamıyorum” demek ne demektir. bu lafı diyen aslında ne demek istemektedir. elektrik alamıyor oluşun türkçe meali nedir?

bu aslında iyi bi laftır. türk insanı kimsenin suratına kolay kolay direkt “senden hoşlanmadım”, “tipim değilsin”, “kelsin”, “çirkinsin”, “şişmansın”, “zayıfsın” vs vs diyemez. etkin bir eylem olan “beğenmemek” eylemi bu laf sayesinde edilgen bi hale getirilir. anlık, şartlara bağlıymış izlenimi verilir (sanki farklı şartlarda o elektriğin alınabilme imkanı varmış izlenimi yaratılır) kişi beğenmeyişinden kendini ve karşı tarafı soyutlamanın yollarında ilerlemeye koyulur. içinde “elektrik” yabancı kelimesini bulunduruşu ve soyut bi manası oluşu nedeniyle de, lafa konu kişilerin (beğenilen ve beğenilmeyen) üzerlerine minimum derecede alınacakları bir yabancılık atmosferi sağlanmış olur.

karşı tarafla fazla muhatap olmadan, atışıp kapışmadan “hoşlanmama” eylemini kısa bir frekansta kazasız belasız sonlandırmamızı sağlamaya yönelik kalıp, sakız gibi bi lafımızdır. bir nesil “elektrik alamadan” büyümektedir.

Tek Yorum

nacizane öneri: köşe yazarları için client-server dashboard yazılımı

basın sektörüyle ilgili şöyle bir bilişim altyapısı eksikliği tespit etmiş bulunmaktayım: hangi konu veya kişi hakkında – o gün – ne tür bir haber yapılması gerektiğini söyleyecek bir dashboard uygulamasına ihtiyaç var. gazeteci sabah işe gelince ilk işi bu uygulamayı açıp, maymunun bi tarafına sokulacak ve yere göğe sığdırılamayacak olay/kişilerin listesini görüp ona göre yazısını yazacak. uygulama client-server çalışıcak. parametreler söz konusu medyanın patronları tarafından admin arayüzünden server üzerinden günlük veya haftalık olarak beslenecek. client makinalar dumb terminal olarak çalışacaklar. eğer talep edilirse parametre beslemeleri xml üzerinden genelkurmay/başbakanlık sitelerinden veya reuters falan gibi yurtdışı ajanslardan da yapılabilir. böyle bir yazılım kullanılırsa hiçbir köşe yazarı işini kaybetmez.

Yorumlar kapalı