İçeriğe geç →

Gıcık Oluyorum! Yazılar

SON NE OLUR Sorusu Hakkındaki Düşüncelerim

en son ne olur

Diyelim ki bişey koymuşum satışa.

İlk gelen mesaj her zaman şu olur:

SON NE OLUR

Prensiplerim var benim. Bu soruya asla cevap vermem.

Sonra başka bir mesaj daha gelir. Bu mesaja da hiç cevap vermem:

EN SON NE OLUR

Bir tane de şöyle gelmiş. Ama buna da cevap vermeyeceğim:

EN SON KAÇA OLUR

(Epistomolojik bakmazsanız zaten hemen hemen aynı şeyi sormuş)

***

Yav hele bak hele. Ben 100den satacaktım ammaa. Şayet sen gelip, büyük oyunu görüp, son derece zekice bir soruyla oyunu bozmasaydın kardeşim. Çünkü EN SON 50YE OLURDU.

Buraya kadar. Oyun bitti. Artık 50den satmak zorundayım.

Biliyorum, 50den de almayacaksın. Çünkü sen EN SON KAÇA OLUR adamısın. Yaşama amacın bu. Her şeyin EN SON KAÇA OLURUNU öğrenmek. Taa çocukluğundan beri dindirilemez, dizginlenemez bir merak duyuyorsun; break even’a duyulan sonsuz bir açlık.

Çocukken EN SON KAÇA OLUR AMCA derdin
şimdi SON NE OLUR diyorsun
çünkü artık kısa cümleler kuruyorsun
ve ben sana cevap yazmıyorum
Neither amcanım
Nor
NOR?

haydi şimdi faydasız merakını al ve ikile bilinmeyen bir sona doğru
dükkanın önünü kapatma estaban

Yorum Bırak

Gıcık oluyorum: post snapchat

Internet hayatım çok net iki devreye ayrılıyor: Snapchat öncesi SÖ – snapchat sonrası SS

Call me a dinazor, call me a douchebag. And i will call you a zombi back.

Bu ülkede (kazara da olsa) internete ilk giren insanlardan biriyim. 1994’de multiplayer warcraft oynamak için girmiştim. Facebook ilk çıktığında davetiyeyle adam alırken ilk ben girdim 🙂 Bitti mi, yo bitmedi. Şu yanında gördüğünüz ne kadar pok püsür internet sitesiydi aplikasyonuydu derken, early adapter olcam, internetin nabzını tutucam diye her halta ilk sırada gönüllü yazıldım.

Ta ki.

Ta ki ta ki demir aldı dünya. Snapchat denen bir rüzgarla.

Hocam, early snapchat adaptörü olcam diye ona da ilk ben girdim. Fakat bi skim anlamadım. Oraya bişey koyuyorsun fakat sonra siliniyor. Silinmesini de geç, ortada ne muhabbet dönüyor, kim kimle etkileşiyor onu bile anlamadım. Sonra ardından instagram story falan çıktı. Arada milletin paylaştığına yanlışlıkla basıyorum da öyle giriyorum anca. Geçen tam bir yaşlı gibi bu amkun şeyi nerden kapanıyor diye baktım, kapanmıyormuş da, herkesin hesabına tek tek girip kapatıyorsun. ÖÖÖRGH

Anlayacağınız onu bile yapamadım.

Blog mlog da kalmadı. Herkes bir video kanal açmış kah ordan kah perisckoptan skorptan bişeyler bişeyler. Tamam dostum anlıyorum, insanlar 140 karakter üstü okumuyor, okumak istemiyor, herkes her mesaj herşey visual olmak zorunda, görsel olmak zorunda okunmak için artık anlıyorum onu da: bakalım herkes görsel olmak istiyor mu?

Ben istemiyorum misal. Fuck you bitchez!

Yorum Bırak

Gıcık Oluyorum: Moda Faşistleri

Geçende pantolonumun götü yırtıldı. Yenisini almaya dükkana gittim. Dükkan dediğim AVM dükkan.

Yırtılan pantolon da dünyada en çok sevdiğim pantol. Yıllardır beraberiz. Dünyanın yarısını beraber gezdik. Ne özelliği var derseniz, hiçbir. Düz, dümdüz bi kot pantol. Fakat çok hafif. Hafif ve rahat. Sonlara doğru da artık iyiden iyiye aşınıp erozyona uğradığı için daha da hafiflemişti.

Neyse, nerde kalmıştık, hah – Fabrika’ya gittim. AVM’deki Fabrika mağazasına yani. (ilginç bi şekilde Fabrika marka bi kot pantolondu evet) Dedim pantolon lazım. Dedi hayhay nasıl bişey. Anlattım işte, dümdüz anlattım, bak böyle düz falan diyorum yani. Tamam dedi anladım. Gittik anladım dediği şeylere baktık. Meğer hiç anlamamış. Düdük gibi dar paça kot pantollar bulup bulup çıkarıyor. EE dedim bunlar hep darpaç?

Vay anam vay başıma, ne dese beğenirsin: Artık başka paça pantol yokmuş, moda buymuş, erkek kotları illa ki dar paçaymış. O anda paralel evrende ikna oldum ve eh madem modaymış gerisinde kalmamak lazım ehehe ver o düdük paçayı kangren ola ola gezeyim dedim ve…

Yaşadığımız gerçeklikteki versiyonda ise o anda elemanın yüzüne “s.rm modanı” denebilirdi. Diyemeyecek kadar kibar!, faşist bir dünyada hayatta kalmayı yaşam biçimi haline getirmişçesine ürkek, ve de aynı zamanda yılan gibi fesat olduğum için işte ancak böyle arkasından essay yazıyorum.

Yorum Bırak

Gevrek

Sonra bir ara İzmir’e taşındım.

İlk zamanlar çok ürkektim. Ufak çaplı deneyler yaparak hangi şartlarda bu yeni ortamda hayatta kalabileceğimi belirlemeye çalıştım.

Simitçiye gittim örneğin ve “3 tane gevrek” dedim. Ertesi gün aynı simitçiye, “üç tane simit” diyecektim.

Bir gevrek, bir simit diyerek tepkilerini ölçmeye çalıştım. Bulgularım, fark etmediği yönündeydi. Kimse gevreğe simit dediğim için beni öldürmeye çalışmadı, yabayla ve meşaleyle kovalamadı. 10 üzerinden 5-6 hissettiğim zamanlarda SİMİT, 10 üzerinden 7-8 hissettiğim zamanlarda “ehehehehe GEVREK be keranacı” diyerek hayatta kaldım…

Ta kii…

Ta ki, 100 yıllık Alsancak Gevrek Fırınına gidip “3 tane simit” diyene kadar.

Gözlerimden içeri, ruhuma baktı. Ben de ona baktım. “GEVREK Mİ” dedi usulca.

Evet diyebildim.

Ve hayatta kaldım.

gevrek

Yorum Bırak

Gıcık Oluyorum: Bir Selamlaşma Biçimi Olarak Kafa Tokuşturma

Bir çağrı merkezinde yönetici olarak işe girmiştim. Odam da böyle ayak altında bir yerde, gelene geçene nazır, sıkıldıkça oturduğum yerden milleti izliyorum.

İşte o zaman şunu fark ettim, bazen erkek çalışanlar karşılaştıkları ve selamlaşmaları gerektiği noktada başlarını köşegenlerinden hafifçe birbirine değdirip manalı bir şekilde sırıtıyorlardı. Öpüşmek, yanaklara yalandan da olsa birer buse kondurmak alışkanlıkları değildi.

Anlayamamıştım. Bunlar gizli bir tarikata mı mensuplardı? Bu aralarındaki gizli bir selamlaşma şekli miydi? Kafaları tokuşturmakla kalsalar neyse de, istisnasız hepsinin suratında beliren, tokuşma sonrası o gizli, o yavşak tebessüm, işte o beni iyiden iyiye kıllandırıyordu. Normal olmayan bir şeyler vardı.

Çocukluğumu, gençliğimi, şimdiki zamanımı düşündüm. Bizim hiç böyle bir adetimiz olmamıştı. Tanıdığım hiçbir erkek de o günlerde böyle selamlaşmazdı. Bizler yalap şalap, allah ne verdiyse, yanaktan koca firenç kislerle öpüşen, birbirimizin sakalını koklayan, yalayan ve bundan eni konu zevk alan nesillerdik. Bu tipler şimdi bu şekilde kafa tokuşturarak ne demeye çalışıyorlardı, bize ve gıyabımızda bana gizli bir imada mı bulunmaktı acaba amaçları??? Bu güruha karşı giderek artan bir kin beslemeye başlıyor, kendimi bundan alamıyordum.

Üstelik bu kafa tokuşturan elemanların bazıları benim elemanlarımdı. 2, 3, 4, 5 hafta, 2 ay, 3 ay bunları izledim. İçimde kinim giderek büyüyor, kontrol edemeyeceğim bir noktaya doğru ilerliyordu.

En sonunda artık çıldıracağımı hissettiğim noktada bunları işten atmaya karar verdim, ve kimleri atacağımı belirlemek için ekibimi daha da yakından izlemeye başladım. Yönetime elbette ki, “kafaları tokuşturuyorlar, o yüzden attım” diyemezdim. Saçma bir bahane olurdu. Bu nedenle planlar yapmaya başladım. Elemanlarıma giderek daha zorlu görevler veriyor, sıçıp sıvayacakları noktaya kadar sıkıştırıyor, sonra da “sıçtın” diyordum. Moralleri bozuluyordu.

Fakat işler kontrolüm dışına çıkmaya başlamıştı, Çünkü sayıları, bir iki değildi. Üç bile değildi. İstisnasız bütün elemanlarım böyle selamlaşıyorlardı!

Hatta şirketteki herkes böyle selamlaşıyordu!

Hatta şirketin dışındaki herkes de böyle selamlaşıyordu!

Dünya üzerindeki kafa tokuşturmadan selamlaşan tek insan ben kalmıştım ve o ana kadar bunu fark edememiştim. Vincent Price gibi içime içime böğürdüm, böğürdüm, böğürdüm. Sonrası, fade out…

Daha sonra kendimi işten attım ve bir süre daha, kafa tokuşturarak hayatta kaldım.

 

kafa tokusturmak

Yorum Bırak

Nacizane Öneri: Recebi Görünce Kanal Değiştiren Uzaktan Kumanda

Teknolojinin iyiden iyiye geliştiği şu günlerde böyle bir nacizane ürün olsa hiç de fena olmaz. Gidip üstün Çin teknolojik yurdunun göbeğinde bir tane prototip yaptırıp gelsem mi diyorum, belki müşteri potansiyeli olabilir.

Efendim, ürün kaba hatlarıyla şu durumlarda çalışacak: Misal, bilgisayar başında iş yaparken ses olsun diye açık bıraktığınız TV den bir anda “hödö hödö hödö höd” sesleri gelmeye başlıyor ve tüm çalışma şevkiniz kaçıyor. Güzel bir film varken izlemeye daldığınız kanal, bir bakıyorsunuz badem bıyık göstermeye başlamış. Veya geçen olduğu gibi, V For Vandetta izlerken uykuya daldığınızı düşünün, bir uyanıyorsunuz ki o da ne!: Ulusa Sesleniş konuşması! Veya sadece bazı şahısları görmekten, seslerini duymaktan artık çok sıkıldınız…

Üzerinde görüntü ve ses alıcısı bulunan kumandamızın akıllı çipine iki üç tane parametre tanımlıycaz. Surat ve bıyık şekli, ses tonu veya ekranda telaffuz edilen veya yazılı akan ismi… Bunları algıladığı anda kanalı ŞAK değiştirecek. Çok güzel olur, çok.

Yorumlar kapalı

ruh doktorunuz alisamiyenden bildiriyor: topluca yemeğe çıkan ofis insanlarında görülen masaları birleştirme sendromu nedir, neden olur, çareleri

bu bölümde, günümüzde ofis insanlarının büyük bir bölümünde görülen “bugün öğlen ne yesek” psikozuna bağlı olarak gelişen “hadi masaları birleştirelim” sendromuna ve bu illetin nedenlerine kısaca değinmek isterim. Masaları Birleştirme Sendromu, sürü halinde avlanan ofis insanlarının, kalabalık olarak adlandırılan yeter sayıya ulaştıklarında görülen, bu rakamın altında kaldıklarında ise görülmeyen, dolayısıyla gizli ve sinsi bir sendromdur.

Bu rakam yetişkinlerde 5 iken çocuk işçi gruplarında 7yi bulabilmektedir. Zira post endüstriyel toplumlardaki yemek masaları genelde en fazla 4 kişinin aynı anda yiyebileceği ebatta tasarlanmaktadır.

5 kişi ve üzerindeki grubumuz yeme mahaline geldiğinde sendrom kendini belli etmeye başlar. Belirtiler aşağıda maddelenmektedir ve tıpkı bu akış sırasında olduğu gibi sırayla ortaya çıkarlar:

1. Yeme mahalindeki masalara bakılıp en büyük olanı gözlerle aranılır (sendrom başlangıcı)
2. Herkesin birlikte oturabileceği tek bir büyük masa yok ise grup üyeleri birbirlerine yardım arayan bakışlarla kısa göz atmalarda bulunurlar (sendorumun resmen ortaya çıktığı andır). Bu bakışma faslı yürekleri dağlar. Kimi zaman bu bakışlar civarda bulunan bir garsona da aktarılır. O sırada garsondan yardım gelmezse, sendorumun derinleşme ve yaralayıcı olma olasılığı vardır. Hastalığın gelişiminde kritik bir aşamadır.
3. Grubun liderliğine soyunan ve bu nahoş durumu sona erdirmek isteyen kişi o sözü söyler: “Masaları birleştirelim”
4. Masalar grup elemanlarının ortak çabası veya garsondan yardım alınmak suretiyle birleştirilir. Birleştirilen masalar üzerinde yapılan bilimsel araştırmalarda masalar arasındaki boşluğun göz ardı edilebilecek bir katsayı olduğu ve sonucu etkilemediği tespit edilmiştir. Yani bu boşluk 1 metre de olsa, 2 santim de olsa, o masalar arada hiç boşluk kalmayacak biçimde bitişik-yapışık hale getirilmelidir. Masalar arasındaki yarım santimlik boşluğun bile tedirginlik yarattığı ve titreme terleme gibi sonuçlara neden olduğu görülür. Masaların birleştiği-tamamen yapıştığı evre sendromun sona erdiği ve grup üyelerinin yalancı bir rahatlama ile yemeye başladıkları son evredir.

Yine masalarını birleştiren topluluklar üzerinde yapılan araştırmalarda masaları birleştirme eyleminin kalabalık gruplardaki iletişimi artırmaya yönelik ekstra bir katkısı olmadığı, masaları birleştirmenin özünde bir placebo olduğu belirlenmiştir. Zira herkes kendi masasındaki kişilerle konuşmakta, birleştirilmiş masadakilerle konuşmamaktadır. Bu durumda masaları birleştirmenin topluluk içi iletişime marjinal faydası yoktur.

Bu sendromun tedirginlik verici ve yıpratıcı etkilerinden korunmak aslında basittir. Yapılması gereken gerçekçi olmak ve tüm günü zaten beraber geçirdiğiniz ofis arkadaşlarınızla öyle güruh halinde konuşacak çok da aman aman birşeyiniz olmadığını fark etmektir.

Yorumlar kapalı

nacizane öneri: metrobüse titanik modeli

sevgili kadir. şimdi sen kulağına beyaz’ın psikopat karakteri: “metrobüse zam yapmanı istiyorum ama bunu zam yapmadan yapmanı istiyorum, anlıyor musun” diye fısıldamış gibi bir açılımda bulunup “3 duraktan sonrası zamlı sadece, yani aslında zam yapmadık” diye beyanlarda bulundun ya. hah, işte bu numarayı kimse yutmadı, benden söylemesi. metrobüsün olayı zaten mümkünse 3 duraktan öteye gidebilmek. sen böyle zam yapmadan nasıl zam yapabilirim diye kara kara düşünüp kendi imkanlarınla cin fikir arayacağına gel kabuğa al vitamini!

tekerleği yeniden keşfetmenin alemi yok. adamlar yapmış bunu te kaç sene evvelinden. napıcaksın: metrobüse birinci sınıf, ikinci sınıf diye ayrı ayrı bölüm açacaksın. birinci sınıf ön tarafta olucak, klimalı mlimalı, full oturmalı. ona doyasıya zam yapacaksın. bir de arkada ufak ikinci sınıf bölüm yapıcaksın, bu kısım klimasız ve mümkünse balık istifi düzeninde olucak. buna da zam yapmayacaksın. alan memnun satan memnun olucak. insanlar mevcut durumda da balık istifi terkibinde gittiklerinden farkı anlamayacaklar bile! tüm zam ihtiyacını da o birinci sınıfta giden metrobüs elitistlerinden elde edeceksin, ikinci sınıftakiler de zaten onlara gıcık olacaklarından al sana üstelik bir de mahalle desteği!

Yorumlar kapalı

gıcık oluyorum: erhan konukla pop saati

30 yıldır TRT’de yayında olan erhan konukla pop saatini 30 yılda kaç kere izledin desen “hiç” kere diyebilirim.

nasıl oluyor bilmiyorum ama ne zaman bu programa denk gelsem erhan konuktan duyduğum tek anons şu olur: “evet sayın seyirciler, bu hafta da pop saatinin sonuna geldik, önümüzdeki hafta yeni bir pop saatinde görüşmek üzere”.

gerek programın ismi gerekse de iyi niyetim nedeniyle bir saat sürdüğünü tahmin ettiğim bu programı onca yıl boyunca nasıl son anonsunda açmayı başardığımı bilmiyorum. bünyemde truman şovunun trumanıymışım gibi kıllı yünlü paranoyak izlenimler bırakan bu programın aslında hiç varolmadığını, herşeyin dekor olduğunu, erhan konukun kafasının da aslında kasetçalar kafası olduğunu düşünüyorum

Yorumlar kapalı

anılar dünyası: karanlık popolu akraba ve azalan arzular


yıllar yıllar önce henüz masum bir çocukken yaşadığım bu olay üzerimde derin yaralar bırakmıştır. uzak bir akrabamızın davetlisi olarak bu kişinin yaz münasebetiyle ikame ettiği kampinge gitmiştik. denize girme arzusuyla gitmiş olduğum bu gezide ummadığım bir sürpriz beni bekliyordu. uğursuz bir karanlık kütle, uzak akrabanın karanlık poposu…

kampingde giyinip soyunmaya yer olmayınca kişi mayoların hep beraber çadırda giyilmesini önerdi. bu neden hep beraber yapılan bir eylemdi, neden bayrak yarışı gibi, sırayla yapılamıyordu bilemiyorum. herneyse hep beraber, bir sürü kocaman herifle beraber çadıra girildi. herkes aynı anda donları indirdi mayoları kaldırdı. bir ben yapamadım. uzak akrabanın karanlık kıllı poposu karşısında şaşkına dönmüştüm. bu samimiyet ve bu kadar kıl nerden geliyordu? büyüyünce benim popom da mı böyle olacaktı? insan kısa bir anlık zevk için, (denize girmenin birkaç saatlik zevki) kıllı popolar görmeli miydi?

o gün herkes denize girdi, bir ben girmedim 🙂

Yorumlar kapalı